Roman (28)
  • Akıbet by: Ali Yıldırımoğlu  10,00

    Çağdaş Azerbaycan edebiyatının usta kalemi Ali Yıldırımoğlu, Kalem ile Aşk ve Kavga ve Benim Rençber Babam’dan sonra son romanı Akıbet ile bir kez daha okuyucusuyla buluşuyor.

    Yıdırımoğlu’nun bir yazar olarak ayırıcı özelliği kurgularını hep yaşanmış olaylardan ve gerçek kişilerden oluşturması. Bu da usta yazarın romanlarını âdeta sürükleyici birer belgesele dönüştürüyor.

    Yıldırımoğlu’nun diğer romanlarında olduğu gibi Akıbet’te de merkezde güçlü bir erkek karakter var. 21. yüzyılın ilk yıllarını yaşadığımız bu günlerde sosyal yaşamda erkek yerine daha çok kadınlar ön plana çıkıyor. Sanat ve iş dünyasında da bu eğilimin izdüşümlerini görmek mümkün. Kişisel yaşamlarda ise erkekler genellikle sancı çeken, sorunlu karakterler olarak gözlemlenmeye başladı. Atılganlık özelliğini kadınlara kaptırmışlar sanki. Ama bu “yeni” atılganlıkta o “aile babalarına özgü durmuş oturmuşluk”, değerlere ve geleneklere saygı, şeref ve haysiyet gibi nitelikleri bulmak imkânsız.

    Peki öyleyse nedir bu “olumlu, güçlü erkek karakteri”nin sırrı? Yıldırımoğlu bu soruyu Türk kültürünün, Türk geleneğinin kökenlerinde yatan insan manzaraları ile yanıtlıyor.

    Akıbet’in Cihangir’i, yaşadığı beldede parmakla gösterilen, örnek bir erkek, ekmeğini alın teriyle, bilek gücüyle kazanan bir aile babası.  Aile şerefini, haysiyetini ve insanlığını hiçbir şeye değişmiyor. Ama onun bu özeni pasif bir çekimserlik olarak kalmıyor. Asil bir amaç uğruna zamanını, emeğini, hatta özgürlüğünü bile feda etmekten çekinmiyor Cihangir. Köydeki su arkını onarmayı üzerine alıyor. Sovyet yönetiminin sorumluluk verdiği iki yüzlü, çıkarcı hemşerilerine, aylarca sürecek zorlu ve yorucu bir çalışma temposuna rağmen göze alıyor bu işi. Bedelini de ödüyor. Bu öyle bir bedel ki Cihangir’den sonra oğlu Sucettin’in de omuzlarına yükleniyor. Tabii yeni neslin temsilcisi Sucettin’in sınavına bir başka boyut daha ekleniyor: aşk.. Sucettin aşkını haysiyetle yaşamanın savaşını veriyor. En az babasınınki kadar zorlu bir mücadele bu…

    Akıbet’i okumak insanı, yavaş yavaş kaybolan olumlu, güçlü erkek karakteri ile birlikte bütün o geleneksel değerler ve kutsal anlamlar dünyasına sürüklüyor.

  • Ali ve Nino by: La Edri, La Edri,  20,00

    Bakü’de 1918-1920 yıllarında Bolşevik işgalinin arifesinde Müslüman bir Azeri genci olan Ali Han Şirvanşir ile Hristiyan Gürcü kızı Nino Kipiani arasında yaşanan imkânsız aşkı konu edinen bu roman 1937’de Viyana’da yayımlandığı zaman yüzyılın aşkı olarak değerlendirilmiş; Romeo ve Juliet, Rüzgâr Gibi Geçti, Doktor Jivago gibi aşk öyküleriyle kıyaslanmış ve 37 dile çevrilmiştir. Azerbaycan tarihi, millî kimliği, Kafkasların siyasi ve toplumsal yapısı hakkında bilgiler veren eser, Azerbaycan’ın “millî romanı” kabul edilir.

    Yazarın gerçek kimliği kesin olarak bilinmez. Bu konuda tarihçi ve eleştirmenler yıllar boyunca iki gruba ayrılmıştır: Bir grup kitabı Essed Bey adıyla bilinen Bakü doğumlu Lev Nussimbaum (1905-1942) ile Avusturyalı Barones Elfriede Ehrenfels’in (1894-1982) Kurban Said imzasını kullanarak birlikte yazdıklarını kabul ederken diğer grup kitabın Azerbaycanlı yazar Yusuf Vezir Çemenzeminli’ye ait olduğunu iddia eder. Kitabın yazarı hakkında uzun yıllardır üç isim üzerinde tartışmalar sürüp gitmektedir.

    Bakü’de, Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi boyunca, Azerbaycan’ın bağımsızlık savaşı verdiği kaotik ortamda geçen romanın kahramanı Ali Han Şirvanşir, soylu bir Müslüman ailenin oğludur. Hristiyan geleneği ile büyümüş, Rus disipliniyle yetişmiş ve Avrupa’nın yaşam tarzını benimsemiş, iyi eğitim görmüş, soylu bir ailenin kızı olan Nino’ya âşıktır. Asya’da mı yoksa Avrupa’da mı olduğu tartışma konusu olan Bakü’de, Ali Han’ın kararı “Asyalı” olmaktır. Nino Kipiani ise tersine Avrupalı duyarlılığına sahiptir. İki genç, aşklarını yaşatabilmek için mücadele verirler.

    Nino’nun ailesi başlangıçta karşı çıksa da sonunda iki gencin evlenmesine ikna olur ve Ali Han’ı akrabalarıyla tanıştırmak üzere Tiflis’e götürür. Onlar Tiflis’teyken Nino’nun, ona âşık Ermeni genç Melik Nahararyan tarafından kaçırıldığını haber alan Ali Han, arkadaşlarıyla birlikte onlara yetişir ve Nahararyan’ı alt eder. O artık aranan bir suçludur; Dağıstan’a gider. Bir gün, Ali Han’ın dostu Molla Seyit, ona Nino’yu getirir. İki sevgili evlenir. Rusya’da gerçekleşen ihtilalden sonra Ali Han artık aranan bir suçlu olmaktan çıkınca Bakü’ye dönerler. Maceraları yaşadıkları Kafkas coğrafyasının tarihi ile birlikte akış değiştirerek devam eder.

    Roman, İngiliz oyun yazarı Christopher Hampton tarafından filme uyarlanmış ve 2015 yılında aynı adla filme çekilmiştir.

  • Amak-ı Hayal by: Filibeli Ahmet Hilmi  13,00

    “Bu kitabı, hakikat aşkıyla yanan, akılla kavranamayacak konuları merak eden insanların zevkle okuyacağı kanaatindeyim.” Filibeli Ahmed Hilmi kitabını böyle takdim ediyor okurlarına. 1865 yılında Bulgaristan’ın Filibe şehrinde dünyaya gelen Filibeli Ahmet Hilmi (1865-1913), Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş, Düyunu Umumiye’de memurluk yapmış, siyasi nedenlerle Beyrut, Mısır ve Libya’da kalmak zorunda kalmıştır. Çıkardığı gazeteler dönemin yöneticileri tarafından kapatılmıştır. Çeşitli gazetelerde yazılar yazan ve tasavvufla ilgilenen yazarın 40 kadar eseri vardır.

    Amak-ı Hayal, 23 “fantastik” hikâyeden oluşuyor. Ne var ki Ahmed Hilmi bey, tasavvufla tanıştıktan sonra kaleme aldığı bu hikâyeleri çok ciddiye alıyor ve şöyle diyor:

    “Okuyucularımıza sunduğumuz bu hikâyeler (bunların hikâye olup olmadığı iyi düşünülmelidir) eğer beğenilirse kendimizi bahtiyar sayacağız. Zira, bu kitaba rağbet edilmesi, insanların ciddi meselelerle ilgilendiğini göstermesi bakımından çok önemli.” Ahmed Hilmi Bey’in bütün bir kitapta vermeye çalıştığı ders şu metinde gizli: “Ey avare yolcu! Yürü! Durma, yürü! Bu geçici alemin zevkleri seni Allah’a kavuşmaktan alıkoymasın. Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi yalnızca bir rüya ve hayaldir. Ey zavallı ziyaretçi!Yürü! Durma, yürü! Yürü, kendi aslına kavuş. Kemalin dereceleri bunlardır. Geçici süs ve gösterişi terk edip, yürü ki Allah’a kavuşma kadehinden içesin. Yürü ki, yokluk meydanında Allah’ın kudretini ve sırrını göresin.”

  • Aşk Sarhoşluğunun Sabahı by: Fettâne Hâcc Seyyid Cevâdî  24,00

    90’lı yaşlarındaki Mahbube, henüz 20’li yaşlarındaki yeğenine, acı tatlı anılarıyla hayat hikâyesini anlatmaktadır. Tıpkı genç yeğeni gibi, varlıklı ve asil bir aileden gelen Mahbube, 15’indeyken marangoz çırağı Rahim’e âşık olur. O günlerde evlerine görücü gelen prens ailesinin oğlunun ve kendisini samimi bir aşkla seven kuzeninin evlenme tekliflerini reddeder. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen, sevdiği gençle evlenir ve bambaşka bir dünyaya adım atar. Fakat aşkının sarhoşluğu, yeni hayatında yaşadığı acıları dindirmeye yetmez… Yoksulluktan çok, evlendikten sonra kabalaşan kocasıyla kayınvalidesinin kırıcı tutumlarına tahammül etmektir zor olan.

    İran’da ve Almanya’da on binlerce okuyucunun beğenisini kazanan bu kitap, hangi kültürde olursa olsun, eş seçiminde anne babanın iç güdülerine kulak verilmesini öğütlüyor. Sadece duyguların yönlendirmesiyle bütün yaşamı etkileyecek bir karar almadan önce, durup bir kez daha düşünmeye davet ediyor.

    Romanın kahramanı Mahbube’yle beraber gülüp ağlıyorsunuz. Acı çekiyor, ümide kapılıyorsunuz. Okurken, “Ben şu anda evde miyim yoksa Tahran’da mıyım?” diye kendi kendime sorduğum anlar oldu. Olayların içindeymişim gibi hissettim. Hatta zaman zaman kitabı bir kenara bırakmak istedim. “Bu kadının yaşadığı acıları okumaya dayanamayacağım” dediğim oldu. Bu kitapta hayat tecrübesi konuşuyor. Aşkın kör ettiği gözlerin açılması, insanın aklının başına gelmesi anlatılıyor. Kitap bittiğinde, odamın her yerine kitabın sihirli etkisi sinmişti. Aynı anda hem hüzünlü hem mutluydum, derin düşüncelere dalıp gittim. Uzun süre Mahbube’yi düşündüm. Ne diyebilirim, müthiş bir kitap. Kalbinizi açarsanız, gözlerinizin açıldığını göreceksiniz. Ve annenizle babanızın, sizi tahmin ettiğinizden çok daha fazla sevdiğini…
    (Almanca baskı Der Morgen der Trunkhenheit’ın bir okuyucusu.)

    Gelmiş geçmiş en güzel aşk hikâyelerinin anlatıldığı İran edebiyatından bu defa modern bir aşk hikâyesi. “Çılgın bir tutkuyla alevlenen bir aşkın, mutlu bir evliliğin temelini atması mümkün müdür?” sorusuna cevap aranıyor.

    Bu roman, Nizâmî’nin Leylâ ile Mecnûn’unda ve Hâfız’ın şiirlerinde hayranlıkla okuduğunuz edebî zenginlikle süslü çünkü aynı gelenekten besleniyor. Özellikle, ulaşılamayan aşkın, aynı anda hem zevk hem de acı verişini tasvir eden bölümleri son derece etkileyici.
    Binbir Gece Masalları’ndaki hikâye içinde hikâye anlatma geleneğinin bir uzantısı, aynı zamanda modern roman teknikleriyle işlenmiş bir metin. Elinizden bırakamayacağınız, bir günde okuyup bitireceğiniz ama uzun süre aklınızdan çıkaramayacağınız bir roman.
    (Frankfurter Allgemeine Zeitung, “Rezension: Belleristik”, 15 Kasım 2000.)

  • Balak Gazi by: Zuhuri Danışman  16,00

    Nûrüddevle Belek b. Behrâm; Balakgazi (Belekgazi) adıyla nam salmış, Oğuzların Kayı boyundan Artuk hanedanına mensup bir Türk beyidir. Büyük bir muharip ve kumandandır. Adaleti ile meşhur bir hükümdardır. 1112 yılında genç yaşta Harput Hükümdarı oldu. Kısa zamanda Harput’tan Mardin ve Halep’e kadar uzanan geniş bir devlet kurdu. Haçlılarla şiddetli muharebeler yaptı ve onları ağır yenilgilere uğrattı. 1122 yılında Urfa Kontu Josselin’i, 1123’te onu kurtarmaya gelen Kudüs Kralı Baudouin’i esir aldı ve ikisini de Harput kalesinde hapsetti. Büyük Selçuklu Sultanı tarafından “Müslüman Orduları Başkumandanı” tayin edildi. Kendisine “Gazi” unvanı verildi. 1124 yılında Menbic kalesini kuşatırken göğsüne isabet eden bir okla şehit düştü.

    Büyük tarihçi Prof. Mükremin Halil İnanç diyor ki:
    “Balak bütün ömrünü gaza ve cihad içinde geçirmiş, ülkesinde emsalsiz bir sükûn ve asayiş temin etmiş, adalet ve kanunu hâkim kılmış, dindar ve mütevazı bir emir idi. Ölümü, Müslümanlık ve Türklük için hakiki bir ziyan ve musibet olmuş ve mağlup olmaya başlayan Haçlıların yeniden kalkınmalarına sebebiyet vermiştir. Haçlılar böyle korkunç ve galip bir düşmandan kurtuldukları için çok sevinmişlerdir. Balak, yalnız Suriye tarihinde değil, Anadolu tarihinin seyir ve cereyanı üzerinde de tesir icra etmiştir.”
    Yaşanmış olaylara dayanan bu tarihî romanda Balakgazi’nin uğruna canını verdiği kahramanlık destanını ve Suriye Meliki Rıdvan’ın kızı Ferhunde Hatun’a duyduğu aşkın öyküsünü okuyacaksınız.
    Delikanlı kalkanını sol eline alarak kılıcını çekti. Gümüş rengindeki ovayı, mert ve taze bir sesin ahengi çınlattı:
    -Heyyy! Bu yollar er meydanıdır! Bu illerde baş verip baş alınır!…

  • Battal Gazi Hayatı ve Maceraları by: Ziya Şakir (Soku)  14,00

    717-740 yıllarında Emevilerin Bizans’a karşı yürüttüğü mücadelelerde rol alan Battal Gazi, ilk defa 717’de Mesleme b. Abdülmelik’in yönettiği İstanbul kuşatmasında kendini gösterir. Kayseri, Afyon ve Eskişehir yöresi ile Güneydoğu Anadolu ve Suriye yöresinde, Hıristiyanların çok korktuğu bir cengaver olarak nam salar. Anneler yaramazlık yapan çocuklarını onunla korkuturlar, çocuklarına onun kim olduğunu öğretmek için kiliselerinde portresini bulundururlar. Battal Gazi ele geçirmek istediği şehirleri bazen kılıç kuvvetiyle, bazen zekâsıyla kendine bağlar.

    Tarihi şahsiyeti ile destanlara konu olmuş efsanesi çoğunlukla birbirinden ayırt edilemeyen Battal, Türkler arasında gazi-veli mertebesinde görülüp adına Battalname adlı bir destan  yazılmıştır. Selçuklular döneminde I. Alaeddin Keykubat’ın annesi, rüyasında Battal Gazi’nin şehit düştüğü yerin yakınlarındaki mezarını görür. I. Gıyaseddin Keyhusrev, hanımının arzusuyla buraya derhal bir türbe, bir de mescid yaptırır. Böylece Eskişehir’in güneybatısında yer alan Seyitgazi kasabasında, Osmanlılar devrinde de büyük ilgi gören Seyyid Battal Gazi Külliyesi’nin temeli atılır. Battal Gazi, Anadolu’da yaşayan Kalenderi, Bektaşi ve Aleviler tarafından evliya kabul edilir. XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı askerleri sefere çıkmadan önce, onun türbesini ziyaret ederek ruhaniyetinden yardım dilerler.

    Elinizdeki romanda Türk insanının kalbinde müstesna bir yeri olan, efsanelere ve filmlere konu olmuş Battal Gazi’nin maceralarla dolu yaşamı anlatılıyor. Osmanlı İmparatorluğunun son yılları ile Cumhuriyetin ilk yıllarında birçok eser veren Ziya Şakir’in güçlü kaleminden çıkmış bu romandan bir parça:

     

    Ayasofya mabedinin kapısına dayanan Battal, kahraman arkadaşlarının Bizans askerleriyle çevrilmiş olduğunu görünce bir an şaşırdı. Fakat çarçabuk kendini toplayarak

    -Medet ya Haydar! diye korkunç bir nâra attı. Topuklarını Devzâde Aşkar’ın karnına dayayarak henüz kınına girmemiş olan elindeki kanlı kılıcı savura savura Bizans askerlerinin üzerine atladı.

  • Benim Rençper Babam by: Ali Yıldırımoğlu  13,00

    Kaknüs Yayınları Türkçe okyanusuna katkıda bulunacak edebi eserler yayınlamaya devam ediyor. Azerbaycan’ın Yaşar Kemal’i olarak bilinen usta yazar Ali Yıldırımoğlu, “Mukaddes ruhu karşısında diz çöktüğü” babasının namus, alınteri, insanlık, olgunluk, helâl kazanç, erkeklik gibi günümüzde kaybolmakta olan değerlerini, zarif bir kurgu ve duru bir Öztürkçeyle canlandırıyor gözlerimizin önünde. Ve ekliyor: “Bu kitap hayatın görünmeyen taraflarından haberdar olanlar için.”

    Romanın belkemiğini, Azerbaycan’ın günümüzde Ermeni işgali altında bulunan güneydoğu bölgesindeki Kubatlı’nın Alikuluuşağı köyünde Sovyet rejimi altında yaşayan küçük Ali’nin “baba gözlemi” oluşturuyor. Sanatçı duyarlılığı küçük yaşlarda fark edilen Ali’nin hayatının merkezinde babası ve onun çevresine yaydığı sevgi, merhamet, adalet, dürüstlük ve haysiyet dalgaları yer alır. Ali, köyünün eşsiz doğal güzellikleri, birbirinden ilginç insan portreleri, günümüz insanına inanılmaz gelen hayat mücadelesini sahne yapar kendisine. Ve bir aşk hikâyesi anlatır. Tıpkı Can Yücel gibi o da “hayatta en çok babasını sevmiştir.” Ondan aldığı güçle büyür ve büyük şehirde başarılı bir gazeteci olur Ali. Artık eskisi gibi peşinde koşturamıyordur babasının. Artık babası onun için bir sembol haline gelmiştir. Değişen dünya düzeninin, her geçen gün yitip giden insani değerlerin, erkekliğin, geleneğin, “öz”ün sembolüdür babası. Ve aşk devam eder…

  • Dirilen Adam by: Mir Celal Paşayev  9,00

    Azerbaycan’da sevilen ve sayılan büyük romancı Mir Celâl Paşayev’in Türkiye’de yayınlanan ilk kitabı olan Dirilen Adam, 1934-1935 yıllarında yazıldı. Bu dönem eski SSCB’de diktatörlüğün ayyuka çıktığı yıllardır. Edebiyatta ise slogancılık ve propaganda dönemidir. O yıllarda edebiyat, Sovyet değerlerini tebliğ etmek adına yapılan meddahlık ve dalkavukluğun meydanıdır. Mir Celâl Paşayev’in romanı ise daha çok meziyetleriyle dikkat çeker ve Azerbaycan tarihinin belirli bir dönemini yansıtan, canlı bir hikâye olarak öne çıkar.

    Olay son derece karmaşık ve fırtınalı bir dönem olan 19. yüzyılın sonlarında geçiyor. Bu kaotik dönem, kabadayıların, ağaların, soyluların ve devlet memurlarının her istediklerini yaptığı, ortalığı karıştırdığı, hatta güçlü olan herkesin kendi başına bir devlet olduğu yıllardır. Eserin kahramanlarından Kadir ise bu dönemin başı belâlı kurbanlarındandır. Kadir karın tokluğuna yaşayan ve bin bir türlü meşakkatlere katlanarak geçimini sürdüren fakir bir çiftçidir. Tek tesellisi ise canından çok sevdiği karısı Kumru ve körpe kızıdır. Ama ailenin mutluluğu uzun sürmez. Köyün ağası Bebir, Kadir’in karısı Kumru’ya aşık olur ve kadını elde etmek için, hileye başvurarak Kadir’i evinden uzaklaştırır.

    Olaylar ve insan ilişkilerinin kuyumcu titizliğiyle işlendiği bu eser vesilesiyle Türk okurunun Azerbaycan edebiyatının bu önemli ismini daha yakından tanımasını umuyoruz.

  • Hakikati Arayan Kadın by: Fatima Martin  24,00

    30 yaşındaki Lena, Viyana’da yaşayan, orta sınıfa mensup bir doktora öğrencisidir.Modern Avrupalı bir yaşam tarzına sahip olan genç kadın, içindeki boşluğu, bağımlısı olduğu esrar ve kendisine uygun olmayan erkeklerle birliktelikler yaşayarak doldurmaya çalışmaktadır. Ancak Lena’nın kalbi, Avusturya’nın ve modern hayat tarzının sınırlarının ötesindeki ruhani yurdunun özlemini çekmektedir. Zira ne arkadaş çevresi, ne de büyük bir aşkla sevdiğine inandığı Aziz, içindeki boşluğu doldurmaya yetmemektedir.

    Lena, tez çalışması için geldiği İstanbul’da bambaşka bir dünyayla karşılaşır. Sıcak dostluklar kurar, tasavvufla tanışır. Ruh şahin gibidir / Beden ise pranga / Zavallı ayağı bağlı, / kanadı kırık mahluk diyen Hz. Mevlânâ’nın yörüngesine girer; yaralının ruhunun iyileşmesini, özgür kalıp uçabilmeyi arzular. Yani hakiki aşkı… Bu arada Lena’nın aklından bir an olsun çıkmayan Aziz’in hayatı bambaşka bir rotaya yönelmiştir.

    Avusturya asıllı sosyolog yazar Fatima Martin’in romanı, İngiltere’de 2008 yılında Müslüman Kadın Yazarlar kategorisinde Yılın Kitabı ödülüne layık görüldü.

     

  • Hasan Sabbah Cennet Fedaileri by: Ömer Rıza Doğrul  20,00
    Batı literatüründe assasinate olarak geçen suikast kelimesinin kökeni, Hasan Sabbah’ın örgütü Haşhaşilere dayanmaktadır.

    Haşhaşın gücünü kullanarak ve insanların en kutsal değerlerini sömürerek örgütlenen Haşhaşilerin lideri Hasan Sabbah ve fedaileri, “ilk derin devlet”, “gerçek anlamda ilk terör örgütü” olarak nitelendirilir. Tarihi belgelere dayanarak kurgulanan bu kitabın ilk bölümü, İslam dünyasının mukadderatına hâkim olacak derecede kuvvet ve kudret kazanan gizli ve yıkıcı teşekküllerin fikri boyutunu tarihçesiyle birlikte ele almaktadır.

    Kitabın ikinci bölümü, Haşhaşiler tarikatını bütün dehşetiyle gözler önünde canlandırmak için, sürükleyici bir roman şeklinde kurgulanmış. Tarihî gerçeklere dayanan kurguda, Şark’ın Şanlı Sultanı Salâhaddin Eyyubi’nin yeğeni Belebek Emiresi Melike’nin, Hasan Sabbah’ın haleflerinden Cebel Şeyhi Sinan ve fedaileri tarafından kaçırılması konu alınıyor. Arka planında Kudüs’ün Müslümanlarca fethinin de yer aldığı bir dekorda, amansız bir mücadele ve zarif bir aşk hikâyesi yer alıyor…